,

Şair Rıfat Maniş Katar’dan Ümraniye’nin geçmişine dair bir yazı kaleme aldı: Küçüksu Deresi

Çocukluğumun geçtiği bu dere kenarında bir çok göze vardı. A. Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” kitabında İstanbul’u anlatmaya, Halep’te yaşayan ve hasta yatağında İstanbul sularını sayıklayan yaşlı bir kadınla başlar. Gerçekten de insanın hasta yatağında sayıklayabileceği kadar güzel suları olan gözelerdi bunlar. Benim bildiğim ilk göze bugün ki evlendirme dairesinin üst tarafında ormanın kenarındaydı.

Şair Rıfat Maniş Katar’dan Ümraniye’nin geçmişine dair bir yazı kaleme aldı:  Küçüksu Deresi

Katar’dayım. Cehennemvari bir sıcağın altından kaçtım. Pearl’de bir alışveriş merkezinin klimaları ile serinliyorum. Saat daha sabahın yedisi ve Ümraniye 24 için neler yazabileceğimi düşünüyorum.

Aklıma gelen ilk yerden başlıyorum. Ümraniye denince aklıma önce Küçüksu Deresi gelir. Küçüksu Deresi; , Yamanevler ve Sanayi bölgesinin sularını toplayarak, , , ve Kazımkarabekir Mahalleleri sınırlarından geçerek, adını bu dereden alan Küçüksu semtinden denize dökülen şirin küçük bir dereydi. Ümraniye Sondurak-Yamanevler suları yavaş yavaş birikerek bugün ki Akyaka alışveriş merkezi mevkiinde artık kendini hissettiren bir dere oluştururdu. Bu Dere’ye Sanayi Sitesi civarlarından gelen küçük bir dere eklenir, Mahallesi’nin kuzeyine doğru artık içinde bir çok canlıyı barındıran, adı her ne kadar dere de olsa bir çaya dönüşürdü. Dere Boğaza varana kadar Kazımkarabekir, , , Yavuztürk gibi bir çok mahallenin suyunu toplar, Boğaz’a öyle karışırdı.

Erol DERAN
KÜÇÜKSU DERESİ – 60×80 cm – Duralit üstüne yağlıboya

Çocukluğumun geçtiği bu dere kenarında bir çok göze vardı. A. Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” kitabında İstanbul’u anlatmaya, Halep’te yaşayan ve hasta yatağında İstanbul sularını sayıklayan yaşlı bir kadınla başlar. Gerçekten de insanın hasta yatağında sayıklayabileceği kadar güzel suları olan gözelerdi bunlar. Benim bildiğim ilk göze bugün ki evlendirme dairesinin üst tarafında ormanın kenarındaydı. Bu gözenin yanında bir de sulama havuzu bulunurdu. İkinci göze Çınardibi civarında bulunan, o günlerde yeni yeni peyda olmuş gecekonduların arasındaydı. Dere boyu aşağılara doğru yürüdüğümüzde, Kazımkarabekir, Topağacı, ve Mahallerinin birleştiği noktada tepelerden bakınca aynı Kıbrıs haritasına benzediği için halk arasında adı Kıbrıs olan büyükçe bir tarla vardı. Bu tarlanın üst kenarında, Kocatepe tarafından gelen küçük bir derenin Küçüksu Deresi ile birleştiği yere çok yakın bir göze daha vardı. Topağacı ve Kazımkarabekir Mahalleleri arasından geçerek Küçüksu deresine bağlanan başka bir derenin kenarında da gözeler vardı. Bugün çoğu yok olmuş, kalanları evlerin aralarında kirli suları olan pınarlara dönüşmüş bu gözelerin hepsinden su içmişliğim vardı.

İki hile yaşıyorum

Kum deniz ve aşk hususunda

Ben yazmadım bu mısraları

Yaşlı bir kadın fısıldadı kulağıma

Beli bükülmüş yaşlı bir kadın

Küt kesilmiş ve hala gür saçlarıyla

İki hile yaşıyorum

Kum deniz ve Tanrı hususunda

Kumun suyu çekildi

Çatladı çatlayacak yüreğim

Şimdi kana bulanacak bir deniz

Hatırlar kiminiz seksenli yılların başlarıydı. Ümraniye’nin artık bir sanayi bölgesi olduğu yıllardı. Aynı yıllarda Kartal ve Beykoz’da sanayileşiyordu. İşçi sınıfına ihtiyaç vardı. İşçi sınıfına konut lazımdı. Devlet bu günlerde olduğu gibi o günlerde de beceriksiz ellerdeydi. Köyler boşalıyor insanlar akın akın İstanbul’a göçüyordu. Ümraniye bundan payını en fazla alan ilçelerdendi. Mafya arazileri kavga dövüş aralarında paylaşıyordu. Ülke yönetimine seksende darbe ile el koymuş askeri yönetimin mafyaya pek karıştığı söylenemezdi. Hatta iç içe hareket ediyorlardı. Devletin işçiye konut yapacak ne becerisi ne aklı ne de niyeti vardı. Her gün ağaçlar kesiliyor, çayırlar çimenler işgal ediliyordu. Köylerinden göçüp gelen geleceğin işçileri olacak ailelere bu araziler yok pahasına satılıyordu. Böylece hem konut sorunu çözülmüş oluyor, hem de sanayi gelişmiş oluyordu. Herkes memnundu. Aksilikler çıkmıyor değildi. Darbeden üç yıl önce, 1 Mayıs Mahallesi’nde olduğu gibi mafyaya ve iktidara kafa tutan, halkın örgütlü şekilde gecekondu yaptığı durumlarda oluşuyordu. Bu durumlarda toplu yıkımlar ve yıkımlara karşı direnişler oluyordu. Sonuçta Ümraniye büyüdükçe büyüyordu.

Seksen darbesi sonrası sermaye ve mafya rahatlamıştı. Onların çocukları başarmıştı. Biz elbet olanların farkında değildik. İstanbul’daydık ve artık köylü olmadığımızı sanıyorduk. Oysa Küçüksu deresi kenarlarında keçi çobanlığı yapıyordum. Ben keçi çobanlığı yapıyordum ve her gün mantar gibi gecekondular çoğalıyordu. Bu durum 88’e kadar standart bir hızla devam etti. Seksen sekiz yılında 2. Köprü inşaatı tamamlanınca başka bir şey oldu. Artık kent Arap atı hızıyla büyüyordu. Ümraniye’nin nüfusu bir milyona yaklaşmıştı. Bir taraftan yeni gecekondular yapılırken öte taraftan eski gecekondular yıkılıyor yerine gecekondu apartmanlar inşa ediliyordu. Kazımkarabekir Mahallesi’nin nüfusu yüz bini geçmişti. Ülkenin bir çok ilinden çok daha fazla nüfusa sahip bir mahalle idi artık Karabekir. Ki daha sonra mahalle dörde bölünecek ve , Topağacı, Dumlupınar kendi başına ayrı mahalle olacaklardı.

Bu arada Küçüksu deresi lağım akmaya başlamıştı. Son su kaplumbağaları da yok olmuş, dere pis bir koku yayan lağım kanalına dönüşmüştü. Etrafta gözeler pınarlar teker teker tadını kaybetmiş, kurumuş ya da üzerleri kapatılmıştı. Hekimbaşı’ndaki Küçüksu deresi yamacında bulanan çöplük dev bir dağa dönüşmüştü. Özellikle çöplüğün karşısındaki Toğağacı’nda kokudan bayılanlar oluyordu. Çöplüğün dibine gecekondular doluşmuştu. Sonra çöplük büyük bir gürültü ile patladı. Birçok gecekondu çöplüğün altında kaldı. Resmi rakamlara göre otuz altı insan ölmüştü. Fakat bir çok görgü tanığı, çöplük ile altındaki gecekondular arasında göçebe çingene çadırları olduğunu söylüyordu.

Söylenenlere göre çöplüğün ana kitlesi bu çadırların üzerine yığılmıştı. Hatta kara kuru yaşlı uzun boylu bir adamın geldiğini, çadırların olduğu yerin tam üstünde hiç konuşmadan durduğunu ve sonra çekip gittiğini anlatmışlardı. Göçebe çingenelerin kimlikleri yoktu ve ölen otuz altı insana dahil edilmemişti. Tek patlama çöplükte olmadı. Küçüksu deresi de patlamıştı. Bugünkü nikah dairesinin tam karşısında olmuştu bu patlama. Bir derenin metan gazı sıkışması ile patladığına şahit olmuştuk. Allah’tan bu ikinci patlamada ölen ya da yaralanan olmamıştı. Bu iki patlama da kilometrelerce ötelerden duyulacak kadar güçlü olmuştu. Binlerce insanın dışkısı ve çöpü metan gazının sıkışması ile peş peşe patlamıştı. İstanbul Belediyesi de, de bu kadar hızlı büyüme karşısında bir çare üretememişti. Nede olsa kervan yolda düzülürdü.

Sonra Küçüksu Deresi’ne bağlanan küçük küçük dereler kanalizasyon künkleri döşenerek ıslah edildi. Küçüksu Deresi’nin kendisi ise kanalizasyon ayrıştırılarak beton bir kanala dönüştürüldü. Çöplüğe önce havalandırma bacaları döşendi. Böylelikle metan gazı ayrıştırıldı. Sonra üzeri toprakla kapatıldı. Böylece kokudan pislikten kurtulmuş olduk.

Sonra bir gün,

Sonra bir gün,

Dünyayı gördüm,

Çiçeğim burnumdan düşmüş,

Öfkeden kudurmuştum.

Şizofren bir heykel gibi

Taş kesildim.

Çatladı çatlayacak yüreğim.

İki hile yaşıyorum

Kum deniz ve aşk hususunda

Gözlerimde kum deniz ve ufuk

Geleceğin tanrılarına bakar.

Hekimbaşı Av Köşkü

Katar’dayım. Cehennemvari bir bir sıcaktan kaçmış, bir alışveriş merkezinin klimaları ile serinliyorum. Ümraniye 24 için oturduğum bu yazının başında geçmişin ve geleceğin Ümraniye’sini düşünüyorum. Bir umutsuzluk sarıyor bedenimi. Bir şarkı önerisi: Cem Karaca’dan “Sahibi Geldi” şarkısındaki , “Duvara astığın kilimlerin sahibi geldi/Vallahi bana göre hoş geldiniz”

Hoş gelmedik, hoş bulmadık. Ama bir zamanlar hoşmuş, öyle bildik.

Belki hoş bir gelecek için yeter anılar.

Rıfat Maniş